31.1.10

neyaptın?

Bu ara giremedim internete filan. Çok yorgundum, desem yalan olur, üşendim. Tam dün girecektim ki dayımla teyzem gelmiş abimlere, abim de sürekli çağırıyodu beni, tesadüf oldu, onlara gittik. Bugün de sınavım vardı, aslında erken uyumayı planlıyodum çünkü zaten sabah 6'da yatmıştım. Ama olmadı kısmet, 3 saat yataktaki debelenmem sonucunda sabah 4'te uyuyabilme şerefine eriştim ve 4 saatlik uykuyla dersane sınavına girmek için hareket ettim.

Ders olduğunu zannederek erken gelen sevgili Charlotte'a eşlik etmek için erkenden gidiverdim, oturduk, kahve içtik. İlginçtir, heralde sabah uyanamamanın etkisi, rüyalardan konuşmaya başladık. Birçok rüya tabiri öğrendim ve bir de süper batıl. Mesela rüyada küpe görmek kısmet, diş görmek ölüm demekmiş. Eğer kulağında birden çok delik varsa, birkaç seçenek arasında kalırmışsın. Süper batıl geliyo: İlk defa uyuyacağın bir evde, yastığın altına evin anahtarını koyup uyursan evleneceğin kişiyi görürmüşsün. Ohmaygad! Beni ayıltan, bütün gün ayakta tutan batıl budur ve bomba gibidir yahu! Çok eğlenilesi, komik, kıhkıhkıh tadında bence. Bir de bunu herkes bilirmiş; çok geride kaldım ben more!

More, Trakya ağzında, bir seslenme ünlemidir; Selanik'in göçmeniyim, alemin delisiyim.

Sınava girdik, ama pek kazıktı yani kim kime dum duma diyeyim, sonra Bahariye'den aşağı iniyorduk ki o da nesi! Her yer kan içinde, hem de yol bolunca. Bir gazdır basıp gittik, şimdi haberlerden öğreniyoruz, kavga olmuş gece, sonra da cinayet filan, tırstım çok.

Naber=Neyaptın diye de kullanabiliriz dostum, çok bilgece dimi?

diziler vol2

One Tree Hill? North Carolina eyaletindeki Tree Hill adlı kasabadaki liseli gençlerin hayat hikayesi, üniversitenin 4 senelik süreci ardından yine nehrin kenarındaki sahada buluşmaları ve bir yetişkin olarak hayatlarını sürdürmeleri... Bunlar tanımlamada yeterli olmadıysa şayet, aşk, ihtiras ve entrika üçlüsünün en güzel hissedildiği, aşk üçgenlerine her köşe başında rastlayabileceğimiz ama bütün bunların üstesinden sevgi ve dostluğun geldiği dizi desem yeridir. Ayrıca, bu kadar çok oyuncunun girip çıkması beni çok etkilemiştir, bu konuda çok başarılıdır. 4. sezondan sonra üniversiteyi atlamış, 4 sene sonrasına gitmiştir. Benim henüz 6'yı bitirdiğim, ama şu sıralarda ABD'de 7. sezona devam eden bu sıradışı olayların yaşandığı dizide, kimler gelmiş, kimler geçmiştir. Hatta duyduğuma göre Lucas ve Peyton da bu sezondan sonra yoklarmış, pek üzüldüm aslında. Jamie ısırılasıdır, öyle bir yeğenim olsundur ve de Kate Voegele, yani Mia'nın sesi pek beğendiğimdir, Hallelujah mutlaka bir de ondan dinlenmelidir.


Chuck? Bütün eğlencem, işim gücümdür o, yayınlanırken tivide. Chuck Bartowski'nin şapşallıkları, Sarah'ya karşı sevgisi, çok değerli (!) arkadaşı Morgan, Buy More ve tabi ki Intersect... Biraz action ve ziyadesiyle komedi diyorsan, doğru adrestir kendisi. 2. sezonunu bitirdik geçen sene cnbc-e'de, 3. sezon da martta başlıyomuş, hadi hayırlısı. Bakalım yeni Intersect başına neler açacak, merakla bekliyorum.

''I know Kung Fu!''

Gossip Girl? Dizi olarak çok severim kendisini, malum çekiyo, lakin aman diyeyim, gerçekte bu türler benden uzak olsun.

''Gossip Girl here. Your one and only source into the scandalous lives of Manhattan’s elite.''

Evet, yukarda da dediği gibi arkadaşın, o bir dedikoducu kız ve kimse onun kim olduğunu bilmiyor.

''And who am I? That's one secret I'll never tell...''

O herkesin özel hayatını didikliyor. Şu elit dediği de sosyete çocukları. Öylesi zenginler, öylesi vurdumduymazlar ve naletler, öylesi hayatı doya doya yaşıyolar ki! Kim kiminle nerede elim sende oynuyo belli değil yani. En yakın arkadaşmış, yazıkmış, ayıpmış takan yok. Zaten artık anlamaya çalışmıyo izleyenler de, he tabi normal, olur böyle şeyler, her genç kızın başına gelir, diyor. Aslında dizimiz biraz da doğu yakasının sosyetesini gösteren O.C'ye benziyor, bu da batı yakasının sosyetesi ama doğu yakasında biraz daha adap vardı aslında; ne varsa eskilerde var diyip geçiyoruz. Blair çok taş, Serena çok şeker, Nate insan değil filan ama şimdi en baba karakter deyince iş başka. Bu dizinin dinamosundan bahsediyorum ki malumunuz...

''I'm Chuck Bass.''

Onun bir klası var dostum, kimse adıyla kolay kolay ezemez.

''You know you love me. XOXO Gossip Girl.''

40 altın kural

Elif Şafak'ın kitabı Aşk'tan nameler... Okuyanlar okumayanlara anlatsın, okumayanlar okusun diye...

Gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı:

1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez kusur örter.

31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !
Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..

28.1.10

diziler vol1

Biraz da dizilerden konuşalım.
Dawson's Creek? Bir zamanlar internetten izlediğim ve tutkunu olduğum, bana göre gelmiş geçmiş en iyi gençlik dizisi. Bunun sebebi Dawson'la Joey'in ölümsüz dostluğu mu desem, Pacey'nin şapşallığı mı veya Jen'in gerçekliği mi desem bilemiyorum. Hele ki o son bölüm, Kevin Williamson'ın başladığım gibi bitiririm dercesine herkesi dumurlara uğratmış, ağlatmış ve bir bakıma sevindirmiş olan final öylesine muhteşemdi ki hiç unutmam. O sözler sanki özenle sözlükten seçilmiş gibiydi, o son sahnedeki diziden hatırlatmalarsa nerden nereye dedirtiyodu. Her neyse, bana Amerika'yı sevdirendi, onların da bizim gibi insanlar olduklarını gösterendi işte.
Jen öldükten sonra çalan parça, hatırlar mısın?

Say goodnight not good-bye
You will never leave my heart behind
Like the path of a star
I'll be anywhere you are


The O.C? Abimin tavsiyesiyle izlemeye başladığım, güzel ötesi dizi. Kaliforniya eyaletinin sahil kısmında Orange County adında bir kasabamsı yerdeki gençlerin yaşamını konu almış, beni Kaliforniya'ya, Newport'a aşık etmiştir. Hele ki sezon sonlarındaki o sıradışı bitirişleri! Yeni sezon için çılgına dönerdik. Finalde de yine yaptı yapıcağını ve öylesi ağlattı ki, aslında mutlu son olduğunu anlayamadık; belki de ağlamamız dizinin bitmesindendir, kim bilir. Ryan'ın Marissa'yı, arabada Sandy ile geri dönerken gördüğü an veya Marissa öldüğünde Ryan'ın onu taşıyışı... Hallelujah'nın ne denli acıklı olduğunu öğretmişti bize.

Baby i've been here before
I've seen this room and i've walked this floor
I used to live alone before i knew you
I've seen your flag on the marble arch
But love is not a victory march
It's a cold and it's a broken hallelujah

daha az önce...ama?!..

Hiç rüyayla gerçeği karıştırdığın anlar oldu mu? Mutlaka olmuştur da, gerçek olduğunu bile bile rüyadan etkilenmek kadar kötüsü yoktur bence. Neticede diğer durum uyanınca düzelecektir. Fakat ya uyandığınızda, rüyanızda nefretle bıçaklamak istediğiniz insanı evinizde görürsen ne olur hiç düşündün mü?

Bütün gün boyunca o insanı, rüyanda yaptığı ama aslında masum olduğu birşey yüzünden suçlamak, ona ters davranmak gibi sonuçlar doğurabilir bence, denedim bizzat.

27.1.10

possimpible

Hayat git gide zorlaşıyor. Kriz derken maddi sorunlar baş gösterdi, şimdi de üzüntülerimizin bir parçası haline geldi. Gerçekler çoğalıyor, acıtıyor. Hayallerimizin içimizde kalacağını öğrendik, bazen mucizeler olabileceğini anladık. Herşeyin saniyeler içinde tepe taklak olabileceğini biliyoruz artık. Tüm saflığıyla gülümseyerek hayatımızı aydınlatanların da ağlayabildiklerini gördük. Kimsenin, yaşarken mükemmelin sınırlarını zorlamadığının da farkına vardık. Gözünde pembe gözlükleri, elinde cımbızı, küçük dağları ben yarattım diyerek gezenlere de yerde sürünürlerken rastladık.

İmkansız diye birşey yokmuş, bunu anladık.

sen de mi brütüs?

Gecenin bu saati olmuş da ben burda napıyorum dimi? 02.02 hatta. Şöyle ki, sevgili E sürücüm devre dışı kalınca, dilo bu saatlere kadar sürücüyü çalıştırabilmek için güvenlik modundan tut, sistemi geri yüklmeye kadar herşeyi yapmıştır ve hala daha telefonuna istediği şeyi yükleyemeyince eski usul usb olayına girmiştir. Kendilerinin telefonu da arşivlik olduğu için malum, 1 saate ancak 100 mb atabilmiştir, dolayısıyla beklerken sıkılmış, blog yazası gelmiştir, hımm ilginç tabi.

Tatil havasıyla çoğu haber aldığım arkadaşımla ortakça boşluğumuzu doldurmamaya çalışıyoruz. Ne demek acaba bu? Yani boş olmak bizim için o denli tatlı bir rüya imiş ki şu an tadını doya doya çıkarıyoruz. İşte bu hallerdeyken tivide zaplıyordum ve en son dream tv'de reklam olmadığını görüp durdum. Bilirsiniz, sevgili vj'leri filan pek dandiktir kendileri. 4x4 diye bi olayları varmış, bu haftalarda öğrendim, böyle bi sanatçının son 4 klibini veriyolarmış da mış mş. Açtığımda da Dido'nun klipleri vardı. İşte bi Thank You, Hunter, White Flag bi de Life For Rent. Amanın daha önce dikkat etmemiştim sözlerine, deli Dido, baktım ki ''Nothing I have is truly mine'' falan diyor, herkes mi tasavvufla ilgilenmeye başladı be, diye düşündürdü beni.

But if my life is for rent and I don't learn to buy
Well I deserve nothing more than I get
'Cause nothing I have is truly mine

Yok daha neler canıııım! O da nesi!

26.1.10

p.s what the hell..

Bazen kelimeleri ifade etmekte ne kadar zorlanırız dimi? Kelimeleri hatırlayamadığımız bile olur. Bazense söylememiz gereken şey o kadar açık ve nettir ama sanki dilimiz iple bağlanmıştır ve o sözler dökülemez ağzımızdan. Çünkü ifade etmek istediğimiz o değildir aslında. Belki de onu söylemekten korkuyoruzdur, onun getireceği sonuçlardan veya değişmekten, inanmadığımız şeyleri yapıyo olmaktan. Olur ya, hayat bu, doğrularımız vardır hiç değişmeyecek sandığımız, bir anda sarsılıp hayatımız alt üst olunca doğru olmadıklarını farkeder ve kendimizi yenileriz. İşte bu noktada önce korkarız aslında, üç heceli bir kelimeden, ''değişim''in ta kendisinden. Aslında öyle ki, hayatımız alt üst filan da olmamıştır.

Hani demiş ya Candan Erçetin, dünyada ölümden başkası yalan, diye; aynen öyle. Bu dünya hiçbir zaman başımıza yıkılmaz, hayatta yaparız herşeyi belki bilmeden, ölsek de gam yeriz aslında ve de itiraf edelim kimse kimse için ölmez. Bu söylediklerim de her gün kullandığımız bazı lafların ''aslında''ları.

Yani aslında, değişim için beklememek gerekir, değişim yanıbaşımızdadır; değişim, saatin her tik tak edişinde, dünyanın her dönüşündedir.

Hayat felsefesi, kelimeler filan derken nerden gelebiliyorum bu konuya, merak ediyorsun tabi. Gerçi blogreader'larımın çoğu bilirler ama belki tekrar göz atmakta fayda vardır??

Elif Şafak, hiç okumayı istemediğim bir yazar, edebiyat sınavı için zorla okuduğum kitabi Aşk. Eğer Şems'in kısımlarını biraz daha dikkatli okursak bence dünya görüşümüze pek faydası olacak, benden söylemesi.

Aslında kelime olayı da one tree hill'den gelme hani. Brooke bir türlü diyememiştir Julian'a ''I love you''. -Onlar için- 8 harf 3 kelimecik kısacık bir cümle, ama ne denli önemli insan için; hani var ya ego, id olayları, pek bi benlik okşayıcı. Hele bi de her söylenişinde içindeki gerçekliği hissettiriyorsa... Mi acaba???

Harfler, kelimeler ya da cümleler yeterli olsaydı, ağzımız kulaklarımıza varmaz mıydı?

aha aha

Sevgili blogreader'ımla çok iç içeyiz biz, ben öyle disiplinli, sevgisini göstermeyenlerden değilim zaten. İyice anne moduna girdim hatta görüyosun, neyse sapıtmadan bahsedeyim. Senin ve kotanın iyiliği için al sana süper bi site. Ben pek memnun kaldım dostum. Düşünsene, diziport bile one three hill'in bazı bölümlerini veremezken adam full bunları barındırıyo, gişeden bi hafta sonra cumburlop film siteye düşüyo.

http://filmdiziseyret.com

that's the way, uh-huh uh-huh
i like it, uh-huh uh-huh...

altmışgeçitmiş

Sevgili Blogreader,
Bugün yazıma seni pek sevdiğimi belirtmekle başlamak isterim. Neden ki filan dersen, zaten seni sevdiğimi biliyosundur da, ben bu aralar çok mutluyum desem, hem de öyle sebepsizcesine, inanır mısın? Bi de artık yazılarıma hep böyle, günlüğümsü başlayasım geldi desem? Yok, buna ben bile inanmadım.

Hayatta başarmayı isteyip de yapamadığım çok şey oldu. Dolayısıyla hayal kırıklıkları falan filanlar. Ama ben artık kendi felsefemi yazıp da uygulayabilen bir insanım! Bu küçük değişikliğin farkında değil insanlar şu an belki, fakat görecekler elbet bir gün etkilerini; zaten kimsenin bana hayran kalmasına, beni tebrik etmesine veya bana özenmesine ihtiyacım yok, bu da bir parçası felsefemin. Ben mutluyum ya gerekli gereksiz, o bana yeter, yuppi!

Felsefemin bir uygulaması olarak yakın zamanda kuş almayı planlıyodum ve bunu ailemle paylaşmıştım. Bu tatil de bunun için tam zamanıydı. Annemle konuştum tekrardan ve annem, evet benim annem, benim bu konudaki tüm ümitlerimi yıllar önce solduran sevgili annem dedi ki ''Kuş kesmez beni, köpek alalım.'' !!?!! Tepkim uzun süre sessiz kalmak, kamera şakasına filan maruz kalıp kalmadığımı anlamak, olayı kavrama sürecim ve ardından ''Hahah hah haaa, anne be dışarı da çıkmadın ki saksı düştü diycem?!'' oldu. Yoo, annem çok ciddiydi. Ben de evin içinde bildiğim bütün oyun havalarını oynadım 5 dakika içinde, hatta en son Ibiza'ya geçmiştim ki, birden vazgeçtiğimi anladım, okul sırasında yapamazdım öyle şeyler, en iyisi yazın alıp yetiştirmek diye karar kıldık. Sonuç olarak, annem bana bu aralar mavi renkli bir muhabbet kuşu alıyor ve yazın da Golden Retriever yavrusu alıyoruz, tüm sorumluluğu benim üstümde olmak üzere.

İşte bu, son zamanlarda aldığım en güzel haber!

Abidik gubidik tivist tivist
Lap lup laba duba tivist tivist


Trallalalla tralaylom tralallalla!


Bizim alt geçit var sahile inen, endişelenirim ben ordan rahat geçemem, artık sevgili köpeğimle kim tutar beni, altmış geçitmiş tanımam. Sıra geldi isim bulmaya!.. Önerisi olan??

23.1.10

Brother Louie


Modern Talking bildin mi? Bizim çocukluğumuza yetişmemişti o popüler zamanları ama şarkıları hep vardı hayatımızda o grubun. Yani ben hatırlarım en azından, dilim dönmeyen İngilizce kelimeleri taklit ederek melodisini mırıldandığımı. Bir Cheri Cheri Lady'si vardı, You're My Heart, You're My Soul falan iyilerdi aslında. Koromsu bi söylenişi vardı şarkıların nakaratlarının, inceli kalınlı seslerden oluşan. Almanya'da başlamışlar, sonra da hayallerini gerçekleştirerek Amerika'ya açılmışlardı. Thomas Anders ve Dieter Bohlen'den oluşuyordu 84'te kurulan grup; Dieter zamanın giyim tarzını ve hareketlerini yansıtırken, Thomas tamamen kendi tarzında ilerliyordu ve insanlar arasında bir klas oluşturmuştu, uzun saçlarıyla piyano çalan adam. Bir süre sonra Thomas öne çıkmaya başladı, şarkılar sadece onunmuş gibi düşünülüyordu insanlarca, bir de sevgilisine çok bağlanmıştı, grubu ihmal ediyordu; derken 87'de ayrıldılar. Her ne kadar 98'de tekrar birleşme çabasıyla birşeyler yapmaya çalışmışsalar da olmadı, onlar 80'li yıllara aittiler.

Ama çok iyiydi ya, cidden hatırlarım da Thomas önde filan böyle, Dieter arkadan geliyor, bi de kol hareketi var ki aklıma kazınmıştır yani.

Sevgili Miccer'a burdan Geronimo's Cadillac'ı gönderiyorum.

dreamlover

Ne güzel şarkıydı o ama! Ben severdim kendisini, her ne kadar ben doğmadan yazılmış olsa da :) O müthiş sese birşey diyemiyorum zaten, eşsizdi Mariah Carey. Her ne kadar şimdilerde görmemişliğiyle kendinden nefret ettirse de, zamane şöhret aşkı diyip geçiyorum. Bugün izledim klibini mtv'de de, sizle de paylaşayım istedim.

I need a lover to give me
The kind of love
That would last always
I need somebody uplifting
To take me away

I want a lover who knows me
Who understands how I feel inside
Someone to comfort and hold me
Through the long lonely nights
Till the dawn
Why don't you take me away

Dreamlover come rescue me
Take me up take me down
Take me anywhere you want to baby now
I need you so desperately
Won't you please come around
'Cause I wanna share forever with you baby

I don't want another pretender
To disillusion me one more time
Whispering words of forever
Playing with my mind

I need someone to hold on to
The kind of love that won't fly away
I just want someone to belong to
Everyday
Of my life
Always
So come and take me away

Dreamlover come rescue me
Take me up take me down
Take me anywhere you want to baby now
I need you so desperately
Won't you please come around
'Cause I wanna share forever with you baby

beyaz örtü

Kar yağıyo blogreader dışarıda! Bırak beni okumayı da çık dışarıya, kar topu oyna kardan adam yap! Yok öyle yapma tabi, sonra çıkarsın, önce oku beni, tırmala beni, kaşı beni.


Karlar düşer
Düşer düşer aglarım
Hep ismini
Hep ismini anarım


Yeryzünde pislik o kadar çok ki demek, kar bu denli çok yağıyo, bütün o kirleri, kötülükleri, karaları örtmek, ta ki unutulana kadar örtmek için. Sadece kötülükleri de değil, kimi duygularımızı da örtmeye gelmiş. Sıkıldığımızda terleyemiyoruz bu soğuk altında, veya ağlasak da gözümüzden yaşlar akmıyor, yani kusurlarımızı da örtüyor bi bakıma.

Evet evet, çok da iyi yaptı gelmekle. Bu kahpe şehre lazımdı bir örtü, biz çok tecrübeliler biraz da unutmalıydık tüm kötülükleri, yepyeni fidanlar da yetişebilmeliydi.

Lili de bu kadar şairane konuşabilmeliydi. Oldu o zaman, peki.

22.1.10

2.MEKTUP

Aramak... Ömür boyunca aramak... Yalnız seni aramak.. Paslı teneke kutularda, küf kokan dolaplarda, çerçevelerde, tenhalarda, ağaç diplerinde, sonra vapurlarda, trenlerde hep seni aramak. Belki bu şehirde değilsin. Ne çıkar? Seni arıyorum ya. Belki de aynı sokakta evlerimiz, sabahları beni görüyorsun işime giderken. Sonra akşamı bekliyorsun, alacakaranlığı... Beni bekliyorsun yada bir başkasını, bir başkasını..

Hiç gel demeyeceğim sana.. Aramak neredeyse ben oradayım. Ayaklarım ne güne duruyor? Yok yok birden karşıma çıkma. Kaç saklan Seni aramak istiyorum.

Git bu şehirden haydi git. Dağlara çık, o uzak dağlara. Rüzgarların krallığında hüküm sür. Baktın ki oraya da geldim, yine kaç. Başını al açıl denizlere. Gemilerin en güzeli, en büyüğü dilediğin limana götürmeli seni, dilediğin yerde demir atmalı. Ben küçük bir balıkçı kayığı ile peşinden gelsem yeter. Seni arıyorum ya!

Bir yıl, beş yıl, on yıl değil; beşikten mezara kadar aramalı insan, ama ne aradığını bilmeli. Yaklaşıp uzaklaşmalı aradığından. Okyanus dalgaları üstünde bir küçük tekne gibi alçalıp yükselmeli. Yalınayak koşmalı yollarda, ayaklarını sivri taşlar kesip kanatmalı. Çöllerden geçmeli yolu, yanmalı kavrulmalı. Sonra gözün alabildiğine ak, soğuk ülkelere düşmeli. Buzlar kırılmalı ayaklarının altında, üstüne kar yağmalı.

Bir gün bulacaksam bile parça parça bulmalıyım seni. Ayaklarını Afrika'dan getirip bir kağıt üzerine yapıştırmalıyım. Saçların Sibirya’da olmalı dudakların Çin’de. Gözlerin Hindistan'da bir mabudun gözleri olmalı. Ellerin İtalya'da bir heykelin elleri. Bulursam seni parça parça bulmalıyım.


Yine de bir yerin eksik olmalı.


Yeniden yollara düşmeliyim, onu aramalıyım.


Ve tam seni tamamladığım anda ölmeliyim...

Sahibini Arayan Mektuplar

Ben söylemedim sana blogreader, aslında tam bir Ümit Yaşar Oğuzcan hastasıyım. O güzel eller, ne güzel şeyler yazmıştır öyle de gönülleri dillendirmiştir. Herkes kendini buluyordur biraz onda, bence tabi, bana öyle geliyor en azından. Sanki benim sözlerimmiş gibi onlar. Çok sade, yalın bir anlatımı vardır, söyleyemediklerimizi dile getirir aslında. Bir bakarsınız, ''aa benim için yazmış sanki!'' dersiniz. İşte öyle bir şey...

Sahibini Arayan Mektuplar'ı bilir misin? Şair adamın yazdığı mektup da pek güzel oluyor, dillere destan. Ben de birinin sahiplendim aslında, ben yazmışçasına...
Keşke gözlerini tekrar görmeseydim,
Unutmuştu biliyor musun yüzünü yüreğim?
Acını değil ama,
Yüzün gitmiş gözlerimin önünden.

bitmek mi?

22 Ocak Cuma bugün, evet evet, işte beklenen an geldi. Okullar tatil oldu yehuuu! Her gidişin bir dönüşü vardır deyip sevincimi kursağımda bırakıyorum.

Karneler çok geç verildi e-okul'daki sorun yüzünden. Takdir-teşekkür hele hiç alamadık. Gerçi işime de gelmedi diğil hani, hayatımın ilk teşekkürü yani, acı acı. Çerçeveletip asarım artık.

Annem de hatırlatmasa olmazdı, evet sevgili blogreader, bu heyecanı yeniden yaşayabileceğim sadece 2 yılım kaldı! Of aman, yandım! Abimin her zaman hatırlattığı lise yıllarının değeri olayı işte şimdiden hissediliyo bile. Her ne kadar en kötü yılını yaşıyo olsam da, burdan sonrası hayat demek, mücadele demek, ekmek kavgası demek... Şimdiden korktu gözüm.

Bugün bi de öylesi birşey hissettim ki, kendime bile itiraf edemediğim o hissiyatın arkadaşımın günümü sorması sırasında anlattıklarımla farkına vardım. O derece uzak bu his bana, en azından öyleydi, BigLion yıllar öncesi diyo hatta. Yoo, değil, sadece bir yıl öncesi, hatta belki de daha az. Ama of of of of... Burayı istemediğin kadar ''of''la doldurabilirm! O kadar kötüyüm!

İnsanlar kaşar yedikçe şişmanlar, kapılara sığamaz hale gelirlermiş. Burdaki mecaz-ı mürseli bakalım kim anlayıverecek?

Ama hiçbir zaman insana sevdikleri kötü görünmezmiş, çünkü onlar hep daha iyisine layıkmış.

yaşaşın yemek yemeeek!

Oha inanamıyorum! Bunca zaman blog yazıyorum ama yemekle ilgili lafım geçmemiş ha? Acaba hangi ruh halindeydim son 3 ay içinde, bilemedim.

Aslında nerden geldi bu aklıma, şöyle ki sevgili Bill Gates amcamız öylesi güzel bir işletim sistemi hazırlamış ki Vista adında, herkeşler Upgrade yerine Downgrade yapıyormuşlar ne hikmetse. Bak sen şu işe! Ben zavallısı da en son dayanamayıp bu kafileye uydum ve işte sevgili XP ile karşınızdayım! Oh be, biz XP çocuğuyuz canım, onla büyüdük. Eşek-altın semer ilişkisine benzemez ama bu, çünkü ne ben eşeğim, ne de Vista altından...

Her neyse, bu hevesle iki gündür dosyalarımla pek ilgiliyim. Kayıp fotoğraflarımı bile buldum harddiskte, ne mutlu bana. Ama ne yazık ki müzik arşivim kayıplara karıştı kısmi olarak, kendilerini yeniden derlemek arzusundayım bu tatilde kısmetse. Derken, cd'lerin birinde -eskiden meğer komik fotoları filan kaydedermişim bilgisayara- ilginç fotolar buldum, komiktiler, güldüm, hatta yarıldım bildiğin. Bunlar arasında da -bikaç gündür sen de hissetmişsindir kesin- yazı kıtlığımı karşılayacak malzemeler elde ettim, aman ne hoş. İşte bunlardan biri de yemek yemek!

Ben ve arkadaşlarım, ki genelde arkadaşlarım bana benzedikleri için arkadaşlarımdırlar, çok severiz yemek yemeyi. Hatta bunu bir aktivite olarak gerçekleştiririz. Hani bi boş vakit olur, dışarı akalım deriz ki ''Ne yapalım?'' sorusunun cevabı mutlaka ''Önce bi yemek yeriz.''dir. Ne hoş değil mi? Aç ayılarız işte, oynamıyoruz. -Oha biraz sivri dilli miyim? Bu laflarımın karşılığında neler gelebilir acaba başıma? Ana!- Öyle burger resmi koyduk diye filan da bizi hamburger çocuğu sanma, Anadolu'nun bağrından kopageldik hepimiz. Eyvallah bacım. Ben ayırt etmem aslında hiç yemek filan; amma ve lakin elbet vardır benim de yemediklerim canım o kadar olur mu? Hadi bi liste yapalım, sevgili Charlotte'dan canım çekti. :)

1) Lahana: Aslında iyi bir sebzedir, dolması filan sevilir tarafımca ama yemeği..! Fobi gibi birşey olmuştur aslında bana. Küçükken bir kere babamın memleketi olan Rize'ye gitmiştik. Malum orda çok yenir, her ev de buna kokar. Ama ne koku! Tereyağıyla yapılır, hem de inekten yeni alınmış sütle filan yapılan has tereyağdan ve doğal olarak her yer kokar. Zavallı dilo ise kaçamaz hemen, fenalıklar geçirir orada. Odur budur fobim vardır lahanaya karşı. Şimdi anlıyorum küçükken yaşadığı olay yüzünden kedi köpek gibi hayvancıklardan korkabilenleri...

2)Pekmez: Kan yapar derler, üzüm olanı pek makbuldür, sabahları sıcak suyla içeni bile vardır. Aslında tahinle karışınca severim keretayı da küçükken bi damla yedirememişlerdi inadımdan, çok tatlı napıyım, biraz da ekşi gibi... Ayh her neyse, sade sevmem öyle.

3)İnek sütü: -Hazır olun, yine bir ''aslında'' geliyor- Aslında, sütü çok çok severim. Adım ''süt canavarı''dır hatta evde. Adı çıkmış dokuza, inmez sekize hesabı. Sütü pek severim, çikolatayla, muzla, balla, bisküviyle, sade... Her gün de içerim. Ama hani vardır ya köylerde böyle inekten sağarlar getirirler sütü ''Oh taze taze, yarasın tosunuma!'' derler ya, orda durun işte. Tanecikleri vardır sanki onun içinde ya, ıyyy.
Aklıma kötü kötü şeyler geliyor bak seni son kez uyarıyorum -Kötü repertuar, evet.

4)Sakatat: Beyin, ciğer, böbrek, bağırsak da yedirirler bağırmasak da. Yani öyle yapmaktır amaçları, neymiş efenim, dalak, ciğer, böbrek kan yaparmış. Üstüme iyilik sağlık, ne münasebet yahu! Bende de var efenim onlardan, çok merak ediyorsanız buyrun, bakınız aaa! Hele ki kurban bayramlarında halimi ne sen sor ne ben söyleyeyim. Kaçmaya bahane arıyorum bütün gün, of deli, neyse ki fazla zorlayamıyorlar artık, bu tür şeylere karşı hep bir bahanem var hali hazırda: Pek yüksek rakamlardaki kilom!

Oldun mu, oldun mu, sen de mosmor oldun mu? -Evet, sevgili B.'nin yanında pek fazla durdum bugün, olmaz ki böyle!

Muhteşem atasözümüzden bahsetmeden edemiyjem: Can boğazdan gelirmiş.
Boğazdan da gidermiş, boşboğaz.

Hadi o zaman hep beraber ne diyoruz? Yemek için yaşayalııııııım!
Yanlış da olabilir aslına bakarsan.

20.1.10

günaydın

Diloloy yepyeni felsefesi, yepyeni blog şablonuyla işte karşınızda! Tatatatam! Lacivertli, biraz iç karartıcı görünümünden sonra biraz daha içten gülmeye hazır mısınız?



Rüzgar gülüm elimde bekliyorum ben de...

19.1.10

dank etmek

Az önce sevgili Lua ile konuşuyodum. Uzaklarda şu an kendişi, yaklaşık 7,5 aydır görüşmüyoruz yüz yüze, fakat anladım ki mesafeler birşey ifade etmiyormuş insan için. Özledim tabi, o başka, ama o da biraz farklı yerler, farklı kişiler filan görsün. Şu an bulunduğu yer İstanbul'dan çok farklı ama insanın her zaman illa ki bi New York, bi Paris görmesine gerek yok ufkunu genişletmek için. Eminim döndüğünde bambaşka birini bulucaz karşımızda, çok daha açık görüşlü, çok daha olgun. Onun adına çok seviniyorum bu yüzden.

İşte havadan sudan konuşmaya başladık ki bir de baktım, aklımdan bile geçmeyen şeyleri söylüyorum. Bilinçaltı bir bakıma, bilimsel açıdan bakarsak, psikolojiden 100 aldım yani hah. Meğersem ne denli üzgünmüşün, ne denli kırgın, ne denli sıkkın ve bıkkın da kendi kendime mutluluk yalanları atıyomuşum.

Şimdi anlıyorum neden bazen bunaldığımı. Eğer beni hep takip ediyosan -yakaladım seniii!- önceki bi yazımda anlatmıştım. Sevgili B bile bir çare bulamamıştı. Hatta sevgili Charlotte da aynı türden birşeyler hissediyordu ve ergenlik sorunu olduğunu söyleyince ben de buna kanaat getirmiştim.

Yok öyle değil benimki, biliyodum başka şeyler olduğunu da işte kendimi kandırıyordum. O konuşmadan sonra içerdeki televizyondan Leman Sam'ın Rüzgar'ı duyuldu. İşte onda kendimi buldum.

Herkese, herşeye kırgınım aslında, kızgın değil. Anladım ki herkesin sorunlarını dinlemek, onlara kafa yormak, kendini bir tarafa atmak, ertelemek, ertelemek, hep canım cicim davranmak olmuyormuş. Aslında herkes bi anda üstüme geldiğinden falan değil, uzun bi zamandan, belki de yıllardan bahsediyorum. Bu genellemeye katmadığım birkaç kişi var yalnızca. Ama sıkıldım galiba artık. Yepyeni felsefemle başladığım bir sene olsun o zaman 2010.




Biliyorum, bir rüzgar gelecek bir gün, bana esmeyi, esip geçmeyi anlatacak. İçeri girecek usul usul, beni bu dertten kurtaracak. Bana rüzgarlığı anlatacak, ben de onun gibi eseceğim.



Rüzgar gülümü alıp beklerim ben de.

16.1.10

mutl'u'mutlu

Biraz meşgul olmak, düşünmeye zaman bırakmamak iyi geliyor insana. Yoksa, düşündükçe ne kadar boş olduğunu herşeyin, düşündükçe yalnızlığını, ümitsizce hayaller kurdukça içi kararıyor, huzursuzlanıyor, (u)mutsuzlaşıyor.

Ne güzel sözdür onlar, birbirlerine bir harf kadar yakındırlar, biri yoksa diğeri de olmaz zaten, hayatın en anlamlı parçasıdırlar. Bazen, işte o çok meşgul olduğumuz zamanlar, unutuyoruz ne kadar önemli olduklarını, ikinci plana atıyoruz onları, hele şunları yapalım da onlar ardından gelir zaten, diyoruz. Halbuki onlar da canlı sayılırlar; nasıl ki insanlar kendilerine değer verilmesini isterlerse, kelimeler de bunu isterler aslında. Nasıl ki yalnız, kendine değer verecek kimsesi olmayan insanlar kendi içlerini yiye yiye ölüme gitmeye mahkumdurlar, kelimeler de kendilerine verilen değer sayesinde vardırlar. Biz bazen bilerek ve isteyerek, bazen de fark etmeden içimizdeki nefreti de öldürebiliriz, sevgiyi de. Eğer bunu yapabilme gücüne sahip olduğumuzu biliyorsak kendi yarattığımız duyguların esiri olmaktan kurtuluruz. Ama teslim olmuşsak, bizim o akılla yapabileceğimiz birşey yoktur, çoktan akıntıya kapılmış gidiyoruzdur zaten. Yanımızda mücadele etmemiz gerektiğini söyleyen birileri varsa şayet, tutunacak bir dal buluruz elbet koskoca nehirde.

Yanımızdakiler... Her zaman farklı anlamlara bürünür aslında bu kelime. Bazen arkadaşlarımızdan bahsediyoruzdur, bazen komşularımızdan, bazense ailemizden. Şahıslar değişse de işlevleri aynıdır hep: Yanımızda olmak. Yani bize destek olmak; sadece insanların değil, hayatın bile bize bi tekme vurduğu zamanlarda yerden kalmamız, toparlanmamız, gücümüzü toplayıp herşeye, herkese karşı mücadele edebilme gücünü yeniden kazanmamız için ellerinden geleni yaparlar onlar, tabi gerçekten yanımızdalarsa.

Kimse herşeyi bilerek doğmuyor elbette. Evrenin milyonlarca yıllık dönüşünün içinde geleceğinden habersiz, geçmişini sorgulayan insan, Adem'le Havva'dan bu yana öğrenme denizinin içinde kaybolmuş durumda. Tecrübe ettikçe öğreniyor, geçmişte yaptıklarını yinelememeye çalışıyor. Ama bu süreçte hep aynı kalan, yalnızlığa dayanamadığı gerçeği. Öyle ki, yalnızken rüzgarda savrulan bir kum tanesi hafifliğinde, karanlığın sessizliğine bürünüyor. Engin denizler gibi birden hırçınlaşıyor, kayalara vurmaya, onları parçalamaya başlıyor. Herkese, herşeye saldırmaya başlıyor, kalanları da etrafından uzaklaştırmak istercesine. Pişmanlıklar birbirini kovalıyor, içindeki feryatlar dinmedikçe daha kötülerine sebep oluyor. Dünyanın en akıllı canlısı neden mi buna dur diyemiyor peki? İşte o da kendini çok akıllı sanıyor, insanlardan uzaklaştıkça doğruyla yanlışı ayırt edemez, kendini sorgulayamaz oluyor. Bu noktadan sonra mutsuzlaşıyor ve ona bütün bunları yaşatan hayattan bir beklentisi kalmadığına inandırıyor kendini. Umutsuzlaşıyor.

Demek ki, hayatın en anlamlı parçalarını elde etmek için yanımızda olan veya olacak birilerine ihtiyacımız var. Demek ki, insan tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. Demek ki, bizim için yaşam ''onlar''dan ibaret. Demek ki, kendi kendimize gülerek delirdiğimizi düşündüğümüz anlarda bile ''onlar'' gizli. Yanımızdakiler...

Bunca yıldır ''yanımda olanlar''a, ''yanımdakiler''e ve ''yanımda olacaklar''a teşekkür ediyorum, sabahları aynaya baktığımda tebessüm edecek gücü bana verdikleri için.

Ve, eminim biliyolar, onları çok seviyorum.

15.1.10

bitse de gitsek...

Ah şu sınavlar bi bitse tam olarak! 16 sınava girdim ben beee heheyt! 3 tane de pazartesi var artık, bilgisayar, iki de astronomi. Derslerim hiç iyi değiller aslında; gerçi dönemcek çöküşteyiz sanırım. ( android türünden olanları saymıyorum ki onların bile 50'li notlar gördüğü söylenebilir ) Ve hayatımın ilk teşekkürünü alıyorum sanırsam; bu da bi anımdı, derim ilerde. Tecrübe tabi bi yerde, en azından insanlar öyle diyolar.

Ama şu var ki, iki haftalık gerçek bi boğulma sürecinden sonra nefes alabildiğimi hissediyorum.

Güzel ya, lise için hepi topu 18 sınav haftası kaldı, bu da bi şey bence.

4.1.10

yine mi pilav?!

HAAAAAYIIIIIIIIIR! Haykırmak istiyorum blogreader, dağlara taşlara, anlamalısın! Pilav değil yakındığım, severim aslında pilavı, oh yanında da yoğurt, 5 akşam üst üste yemişliğim vardır küçükken, çocukluk işte hah taktın mı takıyosun, çok da büyüğüm ya şimdi, teenage'im hahayt, manyağa gel konudan sapma, yakındığım yine ama yine sınavlarım!

Senede 6 defa bu ve benzeri yazıları görmen mümkün olacak, bilesin. Ama bu sefer toplucanak geliyolar: Tam tamına 18 taneler! Korkunç, değil mi? Sınav takviminde tek bir boşluk bile olmayan kısımdayız işte biz: 10 fm olmak ne de zormuş yahu! Dövesim geliyor bu tm'yi. Gerçi abilerimiz ablalarımız uyarmıştı bizi bu konuda ama zekiyiz ya çok 'fenci olacam ben' dedik mi kim tutar! Al sana fen ıııh! Bütün sınavlarımız aynı tm'lerle, ha pardon onların eksikleri var tabi, mesela fizik, kimya, biyoloji. Ama biz enayiyiz ya tarih de görürüz çatlak coğrafyacımıza da maruz kalırız. Peh, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu caaanım!

Yani anlayacağın dilo kaçar, 15 Ocak'a kadar da yüzümü, yok yazımı zor görürsün.

Dipnot: Coğrafyacı seneye gidiyomuş he, ha ha ha bizim coğrafyamızın olmayacağı sene gidiyo he, dalarım ben ona he. Başımın belası; kesinlikle tatlı değil, çoook acı, hele ki durumum içler acısı!

2.1.10

bu da bi ilkmiş

Yeni yılın ilk yazısı da bununla ilgili olsunmuş. Kendileri pek sevdiğim bir konuymuş.

California: Hayallerimi süsleyen yer. Hele ki kıyı kentleri, bi Los Angeles'ı, bi San Fransisco'su, bi Long Beach'i, bi Newport'u, bi Laguna'sı, bi Beverly Hills'i, bi Berkeley'i... Seviyorum huleeeeyn! Üniversiteyi orada okumalıyım ben, oranın bi parçası olmalıyım, hayatımı orada sürdürmeliyim belki de. Gider belki Türkiye'deki en iyi üniversitelerde okuma imkanımı elimin tersiyle iter community college'da başlarım eğitimime, ama bi şekilde gitmeliyim ben oraya. Ama orda üniversite de pahalı tabi. Bi de devlet üniversitesinde okumak istiyorum -belirteyim, University of California, Berkeley- ki onlar yabancı öğrencilere burs vermiyolar. Şimdiden fon biriktirmeliyim tabi, yetmeyecek bile olsa kısmen yardımı olur.

Diyorlar ki Norveç'te ücretsizmiş, şöyle böyleymiş. Hayat pahalı ama, garsonlar bile 4 bin euro kazanıyolarmış. Aman sen de, ben mutlu olmalıyım, Türkiye dışında bi yerde ayaklarımın üstünde durmalıyım, nerde olursa olsun.

Bir de Amerikan dizilerinden etkileniyoruz tabi. Mesela bi The OC vardı ki bana CA'i sevdiren... Aah ah, Marissa, Summer, Seth ve Ryan. Tekrarını izleyin fox'da he. gülücük.