23.8.12

deniz ve güneş

Sen; fikrim, ruhum, bedenim,
Sen; öfkem, arzum, nefretim.
Güneşim oldun, yeni günü müjdeledin,
Denizim oldun, köpürdün, vurdun dalgalarınla,
Yıktın geçtin ellerimle ördüğüm duvarlarımı.

Kapkaranlık yolumun aydınlık bir fasılasında,
Gözlerin vardı tam karşımda.
Gözlerinde boğuldum o anda.
Hayret şey doğrusu,
Pek de iyi yüzerdim ben!
Leyla'ya şaşmamak lazım Mecnun'u varken,
Çeşm-i siyahıydı Leyla'yı büyüleyen.

Güldün mü güneş utanır ışığından,
Yakar geçersin yüreğimi sen; utanmadan.
Utan tabi; gör halimi, geçme aldırmadan.
Gözyaşım dinmedi, eller almasın seni dedim; aman!
Eller alsın be güneşim, yeter ki uzak ol topraktan.
Yalan dedim, yalan,
Utanma sakın, utanma gözlerime baktığın lahzadan,
Sebeb-i varlığım; işte odur beni yaşatan.

Daha dündü, tek bildiğimdi adın.
Şaşarım; daha bir gün oldu dünyamı sardın,
Günler kovalar birbirini de sen nereye sığacaksın?
Sen; fikrim, ruhum, bedenim.
Sen; öfkem, arzum, nefretim.
Sen; denizim, güneşim.
Sen; benim.

Yazana değil yazdırana sonsuz teşekkürler; sebeb-i varlığım.

17.8.12

17 Ağustos 1999

13 sene önce bugünü hatırlıyorum. Bacak kadar boyum vardı ama yaşadığım korku, hüzün, merak boyumu fazlasıyla aşıyordu. Daha "deprem" kelimesini anlamlandıramadan oldu deprem. Hem de annemin köyünün yakınlarındaydı merkez. Kim bilir neler olmuştu orda, haber alamıyorduk. Düştük yola. Gölcük benim anılarımdaki yer değildi. Yerle bir olmak deyimi tam manasını bulmuştu işte. Arabamızın havalandırmasını ve motorunu durdurmamızı istediler bizden. Belki küçük bir çıt sesindeydi umutlar. Bağırış çağırışlar, haykırışlar... Ve koku... Rabbim böyle bir şeyi yaşatmasın bir daha. Bırakın elden bir şey gelmemesini bi de o kokudan tiksinme gerçeği vardı işte. "Ben nasıl bir insanım da böyle bir durumda bunu düşünüyorum?!" dedirten "ceset kokusu" sarmıştı her yeri. Öyle bir koku var mı yok mu bilmiyorum gerçekten ama 5 yaşında bir kız çocuğunun bu kadarını düşünebildiğine şükredin. Aklımı yitirmemiş olmam bile iyi. Ya onlar? Yitirmedikleri bir şey kalmayanlar?

Anneannem ve dedemin bir şeyleri yoktu neyse ki. Eski bir tepe köyü bizim Tepeköy; sağlam kayalar üzerinde her şey sapasağlam. Ama nice kayıplar verilmiş başka yerlerdeki tanıdıklardan. Gölcük'ü kaybetmiştik zaten çoktan. Korkudan eve adım atamadık, uzun zaman çadırda kaldık. Beni o kadar vurmadı da işte vurulanlar film şeridi gibi gözlerimin önünde.

Canını veren, cananını veren, yerinden yurdundan olan herkesi bir kez daha saygıyla anıyorum. Bu felaketi atlatmış, bir şekilde hayata tutunmuş olan herkese de sabır ve akıl sağlığı diliyorum.

13.8.12

Bu ara fazlaca internete girdim, koca senenin acısını çıkarırcasına. Bütün sosyal paylaşım sitelerini ziyaret ettim, hepsini de birer birer kapadım. Özellikle çıkarmıyorlar ama, istediğiniz zaman buyrun gelin geyiği. Tabi bu sırada yurdum insanının türlüsüne de rastladım. Biri birini tutmadı valla, öküzü de var kuzusu da, ayısı da var insanı da var. Bazıları öyle muhabbetler açıyorlar ki yüzyüze gelsek dut yemiş bülbüle döneceğine şüphem yok. Cehalet sarmış bi de dört yanımızı. Üzdü. Çok üzdü.

ÖSYM inatla yerleştirmiyor biz zavallıları, hazin bir bekleyiş var tanıdıklarımda. Tercih dönemi sancılı geçenlerden değildim çok şükür, ama onlar her yerdeydiler ve bu zor dönemlerine şahit oldum. Yazıktır açıklayaydınız hemen de yaz ortasında plansız programsız yaşamasın, evlere kapanmasın gençlik. En azından tarihi belli faaliyetlerde bulunsak. Gençlik gelecek demeyi biliyoruz sonra.

Dizi var mı dizi? Çılgınlar gibi dizi arayışına girdim, konuşmadığım arkadaşım kalmadı. True Blood ve Pretty Little Liars'a başlayacak gibiyim ama biraz heyecanlandırıyorum kendimi yoksa iki günde bi sezon kaldırmaz bünye. Beğendiğim olursa yazarım buraya da.

When you kissed my lips with my mouth so full of questions
It's my worried mind that you quiet
Place your hands on my face
Close my eyes and say
Love is a poor man's food
Don't prophesize
I could hold you in my arms
I could hold you forever

9.8.12

yalnızlık senfonisi

Ne kadar da sığ insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz! Sadece benim etrafımdakileri toplasak zaten büyük bir kitle oluşur. Konuşmaları "Naber, nasılsın"dan ileri gidemeyen, sevgileri "Ay ben seni çok seviyom yaa"dan fazlası olamayan, birleştiklerinde gereksiz yere gülüşmelerle gürültü kirliliği yaratan insanlar... Bir diğer yönleri de  iyi gün dostu olmaları. Klasik cevap olan "iyi nolsun ya"nın ağızdan çıkmadığı günler vardır ya hani gerçekten dertlisindir, fazla yansıtmak da istemezsin ama "bilmem kötüyüm herhalde" demek zorunda kalırsın. İşte bu cevap onlarda alarm oluşturur, birden "Eyvah, ciddi konular konuşucaz galiba, yandık" diye düşünürler. Anlatmak istersin bir şeyler, çünkü arkadaşlığıın mantığı budur, paylaşmaktır iyiyi de kötüyü de. Başlarsın seni üzen şeyden bahsetmeye, sonra bir bakarsın bütün laflar yavaş yavaş ağzına tıkılıyor. "Sen misin kötü hisseden, al sana, daha da kötü ol e mi" dercesine başlarsın aşağılanmaya. Kötü olma sebebin belki de birinin vefatıdır, veya zaten "insan" olan insan için sevdiği birinin başına gelen kötü şey onun da kötü hissetmesine sebeptir ama fazla söze ne hacet? Karşındaki her şeyin en iyisini bilir "Geçer canım nolmuş" der, "Ölen kişi zaten pek de yaşlıymış" der, "Hastaysa hasta canım iyileşmek istemiyorsa sen ne yapacaksın" der, "Hapis cezası mı, nolucak, paraya çevrilir" der, "Herşey hallolur boşver sen, gel akşam takılalım" der.

Yeter artık! Bak bu şununla çıkıyomuş, şu ikisi küsmüş, bunlar nasıl da birden sıkı fıkı oldu, yoldaki adama bak ne komik, hah hah haaa! Bir araya gelindiğinde yapılacak yegane etkinliğimiz bu; ha unuttum tabi bi de yemek yiyoruz. Bütün bunlara bir son vermemiz gerekmez mi artık? Birkaç ay öncesinde geleceğin doktorları, avukatları, mühendisleri olarak tasvir edilirken şimdi birer doktor, avukat ve mühendis gibi hissetmiyor muyuz? Eğer öyleyse şöyle bir silkinmemiz lazım, kim olduğumuzun nerde yaşadığımızın farkına varıp yaşımızın bilinciyle hayata devam etmemiz lazım.

Ey sevgili neslim sana sesleniyorum, beni duy ne olur! Her gün şehit verilen bir ülkede, kimilerinin açlıktan, yer kavgasından ve şahsi menfaatlerin çatışmasından öldüğü bir dünyada yaşıyoruz. Uyanmanın vakti geldi de geçiyor. Fedakarlık, hoşgörü, insaf, vicdan, kardeşlik gibi kavramların anlamını yitirip tivitlerin, sıtatüslerin, ihtirasın, hırsın, benmerkezciliğin etrafımızı sardığı bu dünyayı değiştirmek bizim elimizde. Değil mi? Yoksa yalnız mıyım bu düşüncemde de?

Anladım sonu yok yalnızlığın
Hergün çoğalacak
Her zaman böyle miydi bilmiyorum
Sanki dokunulmazdı çocukken ağlamak
Alışır her insan, alışır zamanla kırılıp incinmeye
Çünkü olağan yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak

Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte
Acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette
Bekliyorum bekliyorum bekliyorum
Hadi gelin üstüme korkmuyorum